15.8.07

* Tavsiyeler

Zevkli bir gezinti için fırsatı asla kaçırma
Yüzünde temiz havayı ve rüzgarı hissetmek senin için büyük bir zevk olsun
Sevdiklerin eve geldiğinde her zaman onları güzel bir şekilde karşıla
Başkaları senin sahana girdiğinde bunu bilmelerini sağla
Şekerleme yap ve kalkmadan önce şöyle bir gerin
Her gün koş ve oyun oynamayı da ihmal etme
Yemeklerini iştahla ve coşku ile ye
Sadık ol
Asla olmadığın gibi davranma
Eğer arzu ettiğin şey gömülüyse, onu bulana kadar kaz
Eğer biri kötü bir gün geçiriyorsa, sessiz ol, yanına otur ve nazikçe kucağına sokul onun
İnsanların sana dokunmasına izin ver
Basit bir hırlama işi halledecekken ısırmaktan kaçın
Mutlu olduğunda dans et ve vücudunu salla

Köpeklerden öğreneceğimiz çok şey var gibi...



Hayata iyi bakın

Blueman

11.06.1999

* Hayat Böyle Zaten

Bu evin bir köpeği vardı
Kıvır kıvırdı, adı Cincon’du, öldü
Bir de kedisi vardı; Maviş
Kayboldu
Evin kızı gelin oldu
Küçük bey sınıfı geçti
Daha böyle acı, tatlı
Neler oldu bir yıl içinde
Oldu ya, olanların hepsi böyle...
Hayat böyle zaten!

Orhan Veli Kanık, 1952

Hayata iyi bakın

Blueman

11.06.1999

* Dayım Gül Takardı Gömleğinin Yakasına

Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Ve canlıymışçasına her gün onu sulardı
Yağız tenindeki su buharlaşsın diye
Düğmeleri en bıçkın küfürlerle açardı
Çiçekçiydi, yaprak bitlerini öldürmeyen
Fotoğrafçı, savaş yıllarına rötuş yapan
Meddahtı, her akşam eve gülücükle gelen
Kumraldı, çocukları hep karısına çeken
Uzun boylu, kendisine palto diktirmeyen
Sebzeciydi, domatlarını hiç yemeyen
İşadamı, hasırdan başka minder bilmeyen
Dindardı, ezan okunurken rakı içmeyen
Gözlüklüydü, gözleri daha da büyüyen
Gezgin, İzmir’in parkelerini denetleyen
Balıkçıydı, elleri suyla nasır tutan
Nikotinman, sigarası bağlanarak uzayan
Diplomattı, kokteyle pantolonla giden
Yatırımcı, geceleri ailesini besleyen

Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Seni görse eminim mutluluktan ağlardı

Ali CENGİZKAN

Modern Türk Şiiri, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler
Ahmet Necdet, Broy Yayınları, 1993

Hayata iyi bakın

Blueman

11.06.1999

* Shakespeare

Yağmuru sevdiğini söylüyorsun
Ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun
Güneşi sevdiğini söylüyorsun
Ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun
Rüzgarı sevdiğini söylüyorsun
Rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun
İşte bundan korkuyorum
Çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun

W. Shakespeare

Hayata iyi bakın

Blueman

10.06.1999

* Sevi şiiri

Ben senin en çok sesini sevdim
Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
Bana her zaman dost, her zaman sevgili

Ben senin en çok ellerini sevdim
Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
En güzeli bir sabah ellerinde uyanmak

Ben senin en çok gözlerini sevdim
Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
Hiçbiri gözlerin kadar anlamlı değil

Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini
Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, herşeyin üstünde tutan sevgini

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim
Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...

Ümit Yaşar Oğuzcan

Hayata iyi bakın

Blueman

10.06.1999

* Peyintbol

Birazdan okuyacaklarınız tamamen yaşanmış olaylardan yola çıkılarak yazılmıştır, ama birazcık da olsa abartma payı vardır.

Günlerden bir gün Rüknettin argadaşı İlter’in “Olm çok güzel bir oyun varmış, peyintbol muymuş ne. Hadi biz de gidek oynuyak, teknolociden geri kalımıyak” teklifine olumlu yaklaşarak, İstanbul – Ankara TEM otoyolu gişelerinin orda onu ve argadaşlarını beklemişti. Bir süre sonra İlter ve argadaşları birer birer geldiler ve güzel bir 6 Haziran günü gişelerden geçilerek oyunun oynanacağı S.P.O.T (Strategic Paintball Outdoor Training) Peyintbol alanına doğru harekete geçildi. 9 araba / ciplik konvoy dolusu insan adam başı 20 Amerigan Doları para vererek oynayacakları peyintbol alanına doğru ilerlediler. 15 km. gadar sonra Pendik, ilaveten Gurtgöy sapağından çıgış yaparaktan ve de bir 15 km. gadar daha Ballıca tabelalarını izleyerekten yollarına huşu içinde devam ettiler. Bu arada Rüknettin gelmeden önce bodi büyilding yaparak guvvetlendirdiği pazularında arabanın havalandırma deliklerinden gelen yaz havasını hissediyor, bir yandan da teyibinde gızılderili namelerinden derlenen bir gaset dinleyerekten kendini, savaş baltasını torpaktan yeni çıgarmış bir Çeyen kibin hissetmeye çalışıyordu. Yolun geçtiği araziler hoş manzaralarla doluydu, doğa artıkın iyice uyanmış, böcekler, kelebekler ve de guşlar cıvıl cıvıl cıvıldanmaya, tepişmeye başlamışlardı. Soonacığıma torpak bir yola girildi ve 2-3 km. sonra S.P.O.T neyin dene yere gelindi. Gontaklar gapatıldı, arabalardan inildi, hal hatır soruldu. Bu arada Birol argadaşımızın teğmen rütbesi taşıyan bir asker kıyafetiyle oyuna iştirak edeceği, kodu mu oturtacağı gözlemlendi ve etraftaki herkes bu ciddi yaklaşımından dolayı kendisini tebrik etti. Ardından hoş bir çiftlik evini andıran merkeze girildi. Sade döşenmiş, daha doğrusu içinde hiçbir şey olmayan odanın bir tarafından ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin bir gergedanla yaptığı bir sandal gezintisinin posteri, bir diğerinde de Rüknettin’in uzaktan akrabası olan bir Çeyen gızılderilisinin posterinin asılı olduğu gözlerden gaçmadı. Posterde şu anlamlı dörtlük yazılıydı:

Only after the last tree has been cut down
Only after the last river has been poisoned
Only after the last fish has been caught
Only then will you find Money cannot be eaten

İngiluzca bilmeyenler için tercümesi:

Sadece son ağaç kesildikten sonra
Sadece son nehir kirlilikten zehirlendikten sonra
Sadece son balık da yakalandıktan sonra
Ancak o zaman annarsın paranın yenmeyeceğini dangalak kafalı görürsün
hanyayı gonyayı gelmiyim oraya nato mermer nato gafası...

Neyse efendim sonra ağaçların altında toplanılarak bir şeyler içildi, ilk bilgilerin verilmesi beklendi. Nazik, okumuş ve aklı başında olduğu belli olan rehberimizin verdiği bilgiye göre oyun saat 16:00’da başlayacaktı, o zamana gadar şööle bir etrafta dolaşılabilirdi. Dolaşıldı. Tepe aşağı yüründü, hatta İlter bir ara tepe aşağı goşarak argadaşlarının üzerine geldi, gorgu yarattı, az daha gafayı gözü yaracağıdı. Evren argadaşımız Fenerbağçe sahil yolunda, ön tarafında 4-5 yaşlarındaki çocuğunu oturtup bisiklete binmekte olan, fakat çocuğun ayağı ön tekerleğe sıkışınca çocuk ve bisikletle birlikte gafa üstü takla atarak sahilde infial yaratan dallamanın hikayesini anlatarak hoşça vakit geçirilmesine zemin hazırladı. Uzaklarda Ömerli Barajı’nın suları görünüyor, doğaya hasret yürekler pıtır pıtır atıyordu. Soğnacığıma geri dönüldü. Yemek, oyundan sonra ve sucuk, salata, bir meşrubat veya peynir tabağı, sosis, salata ve iki meşrubattan oluşan iki ayrı çeşit menü şeklinde yenilebilecekti. Sonra oyunun nasıl oynanacağı, yine okumuş, kültürlü bir argadaş tarafından beyaz tahtada, bordmarkır kalem vasıtasıyla anlatıldı. Oyun sahası ağaçlık ve dikdörtgen şeklinde bir yerdi. İçinde iki dene gale sahası var idi, tagımlar en fazla onar kişi olabiliyordu, her adama içinde gıda boyası olan, yıganınca çıkabilen turuncu renkli bir boyanın bulunduğu misket büyüklüğünde 20 dene mermiyle doldurulan ve garbondiyonksit gazı dolu bi tüp ile atış yapan bi tüfeng verileceğidi. Oyun on beşer daggalık iki set halinde oynanıyordu. Amaç gendi galenden yola çıgıp, ormanda rastladığın düşman asgerlerini vurmak, ama gendin vurulmayacan, garşı galeden düşman bayrağını gaptığın gibi goşarak gaçmaktı. Emme bi kerem bile vurulursan ölüyodun ve “Ded Men Zon” denen bi yerde setin sonuna kadar beklemek zorunda galıyodun. Vurulunca “avut” diye bağırıyon ve oyundan çıkıyodun, ama vurulan adam vurulduğunu gabul etmeyip oyundan çıkmazsa, vuran adam “Ben seni vurdum ula, sen niye çıkmıyon kine?” diye ortalık yere çıkıp keklik pozisyonuna düşmüyordu, saha içinde bol miktarda bulunan hakemlerden birine “Çek peyint (Ula hakem şu adamı bi gontrol ediver bakim hele bi yav)” diye başvuruyordu. O da vurulan adamı bi gontrol ediyodu ve eğer adam gerçekten vurulduysa “Yor e ded men, yürü bakiim ded men zona” diyodu, ama yine de çıkmazsa bire bir kuralına göre aynı takımdan bir başka gişi daha atılarak ceza veriliyordu. Vurduğun adam başına 3 puvan, garşı tagımın bayrağını alınca “50 eksi takımlardaki adam sayısı çarpı 3 puvan”, bayrağı kendi galene getirince de 50 puvan alıyodun, 100 puvan maksimum yani, hadi bayrağı aldın geliyon o zaman vuruldun n’olcek, ha o zaman da bayrağı paşa paşa aldığın yere götürüyon, sonra da oyundan çıkıyodun, mermi bitti, tüfengin tutukluk yaptı, o zaman da hakeme diyon ki abi bööle bööle, hakem de seni “Nötr (sıfır, yok, etkisiz eleman, bi hiçsin olm sen)” ilan ediyo, seninle ilgileniyo, ama başkaları sana hiç bi şey yapamıyo, sen nötr oldun ya o hesap, sorunun halledilince sana beş saniye veriyo, sen tekrar ortama giriyon, ha bir de tüfenginin içine torpak gaçırmıycan, cinlik yapıp yerde bulduğun eski mermileri tüfengine doldurmayacan, çünkü onlar şişiyo ve tüfengi tıkıyo, tüfenginin emniyetini oyundan sadece on saniye önce açıp, oyundan sonra kapatacan, sooona oyun alanının dışına çıkmayacan, ek mermi satın alabiliyon falan filan işte beyle...
Aslında oyuın, çalışma hayatında takım ruhunu geliştiren, karar verme, stratejik plan yapma ve uygulama, stresle mücadele gibi konulara alıştıran bir takım eğitim programlarının bir parçası olarak da başarı ile uygulanıyor.
Neyse sonra Gonca, İnan, Koray Kalleci, Saşa, Evren, Hilal, İrem ve Rüknettin’den oluşan takım hemen plan yapmaya koyuldu. Nihayetinde 2-3-2-1 saldırı düzenine, hızlı bir şekilde yer değiştirmeye ve düşman sahasına hızlıca girip onları ortadan dağıtmaya, her elemanın birbirini korumasına felan karar verildi. Tabii bu arada bir sürü geyik plan da yapıldı, gülündü, eğlenildi. Sitresle birlikte vücutta Adile Narin mi ney bi şiy salgılanmaya, sonacığıma ruhlar öldürme arzusuyla yanıp tutuşmaya, kavrulmaya başlamıştı. Tagımlar galelerine gidip geri sayım yapılmaya başlanınca heyecan da doruklara çıkmıştı. Ha bu arada ne yazık ki ağaca felan çıkmak da yasaktı oyunda. Neyse Saşa, Gonca ve Rüknettin akıncı olarak önden fırladılar hemen. Ama öndekiler çok hızlı goşunca Rüknettin onları gözden gaçırdı bir ara, sonra bi baktı ki garşıda üç düşman, hemencecik yere yattı ama yanında bir dene de ayakta dinelen adam varmış, onu görmedi, o adam da İlter imiş, İlter onu gafadan şişledi ve Rüknettin oyunun ilk vurulan salağı olarak ded men zona getti. Heyecandan dizleri titriyordu, yutkunmakta zorluk çekiyordu ve gan basıncı firlamıştı. Herşey bi anda olup bitivermiş ve dağ gibi gencecik bi evladımız ded men olmuştu işte. Bu arada ağaçların ardından patlama sesleri, koşuşan ayak sesleri ve arada bir de “avut” sesleri duyuluyordu. Sonra vurulanlar bir bir ded men zona damlamaya başladılar. Saşa da vurulmuştu. Ama ondan sonra gelenlerin hepsi garşı tagımdandılar. Ded Men Zon’un onlara ayrılan bölümünde gurbanlık goyunlar gibi tıkış tıkış olmuşlardı. Bizim tagım ise hala sahadaydı. Az sonra da garşı tagımın bayrağını ele geçirip birar cengaver edasıyla geldiler. Herkes gan ter içinde, heyecanlı, nefes nefese, ama zafer sarhoşu gibiydi. Bu oyunu biz almıştık.
Bir sonraki oyunda Eviren ve Rüknettin kalede kaldılar ve sağa, bir de sola açıldılar. Önce ağaçların ardında kaybolan argadaşlarının ardından ortalığı bir ölüm sessizliği bürüdü. Ancak çok geçmeden silah sesleri ormanın derinliklerinde yankılanmaya başlamıştı. Rüknettin biraz daha kuzeye doğru ilerledi, ama bir de baktı ki düşmanlardan biri kaleye doğru yaklaşmış, Eviren de kaleyi koruyor. Hemen argadaşına yardım amacıyla düşmana yandan bindirme yaptı, düşman iki ateş arasında kaldı ve vuruldu, ancak bu arada Eviren de kahramanca ded men olmuştu. Rüknettin kalede yalnızdı artıkın. Yeni bir düşmanın belirmesi çok gecikmedi. Karşılıklı siper aldılar ve uygun anı kollamaya başladılar. O an her saniye yıllar kadar uzun geliyordu sanki her ikisine de... Neydi bi iki insanı ölümüne karşı karşıya getiren sebep?.. Aslında gardaş olan bu iki insan uzak bir ormanın ücra bir köşesinde, daha önce hiç görmediği bir başka insanı yok etmek için fırsat kollar durumdaydı. Aksi taktirde kendileri ölecekti. Neyse efendim düşmanın silahı tutukluk yapıca hakem onu “bi hiçsin olm sen” yaptı, silahına baktı, sorunu halletti ve beşten geriye doğru saymaya başladı. Bu arada Rüknettin de kalede yalnız olduğunu bağırıp yardım çağırmıştı. Düşmanla birkaç el daha ateş ettiler birbirlerine ve sonra aniden düşman vuruldu. Rüknettin şaşkın bakışlarla etrafını taradı ve desteğe gelen Hilal’in güven verici varlığını farketti. Kaleyi Hilal’e bırakan Rüknettin kuzey taraftan akına geçti, sonra hızla rakip galenin arkasına kıvrıldı ve o anda kaleyi korumakta olan Uğur’un garşısında İrem ve İnan’ın kıyasıya ateş ettiklerini gördü. Hemen yandan sürünerek uygun bir pozisyon yakaladı. Uğur henüz onu farketmemişti. Rüknettin elini çabuk tutmazsa argadaşları vurulabilirdi. Tek atış ve Uğur yoktu artık. Halbuki o da değerli bir insandı, ama savaştı bu artık n’apcan işte. Bayrak daha önce galeden alınmıştı zaten, bu oyun da onlarındı.

Üçüncü oyunda yine Eviren ve Rüknettin galede galdılar, ama oyunun sonuna gadar sabit beklemektense, oyun sahasının kuzey sınırına yakın bölümden taarruza geçti Rüknettin. Biraz ilerlemişti ki argadaşı Koray Kalleci’nin yerde süründüğünü, tam garşısında da bir düşman olduğunu gördü. O anda ani bir gararla goşmaya başladı Rüknettin, Koray’ın üzerinden atladı, hızla düşman galesine goşarken herkesin kendisine ateş ettiğini farketti, mermiler yanından vızır vızır geçiyordu. Bu arada Koray da Rüknettin’e ateş etmek için pozisyon değiştiren düşmanı haklamış, yoluna devam etmişti. Rüknettin o hızla deli danalar gibi koşarken bir çalıya takılıp kaldı, hakem onu çalıdan kurtardı, galenin yakınında çok düşman vardı, onu farkettiler, herkes yine ona ateş ediyordu. Sürünerek ilerlemeye başladı, birden yanı başındaki çalının hemen ardında bir düşman olduğunu gördü dehşetle. Aralarında yarım metre mesafe ya vardı ya yoktu ve düşmanın nefesini duyuyordu. Ama o kadar yakından ateş etmenin mümkünatı yoktu. Hemen yer değiştirdi, ancak bir başka düşmanın yaylım ateşine maruz kaldı, bir süre deliler gibi mermi boşalttılar birbirlerine ve sonunda ikisi de birbirini vurmuştu. Rüknettin golundan vurulmuş turuncu turuncu ganıyordu. İki gapı gibi deliganlı gettiiiiiii de getmişti işte. Yazık çok yazıktı. Rüknettin keşke yaşasaydı da o oyunu da kazandıklarını görseydi. Ama zaferi kazanan tagım argadaşları onu hiç unutmadıalr, her zaman şerefli ve yiğit bir genç olarak andılar.
Neyseydi.
3 oyun sonucu 285’e 24 gibi acı bir hezimetti.
Oyunda vurulduktan sonra ded men zona gelen ama heyecan ve stresten iki cümleyi biraraya getiremeyen argadaşlar, oyundan sonra birbirlerini nasıl vurduklarını, yok efendim silahının nasıl tutukluk yaptığını, nasıl ceylan gibi sekerek, arı gibi sokarak felan bayrağı kaptığını, nasıl atıp da vuramadığını, nasıl da vurulduğunu felan feşmekan bıraksanız saatlerce anlatırdı.
Ama asıl önemlisi; herken hata yapmış ve bunları analiz etmiş, başarılar elde etmiş ve bunlarla gururlanmış, özellikle erkekler tarih öncesi çağlardan gelen avlanma içgüdülerini tatmin etmiş, bayanlar belki de ilk defa yaşadıkları bu olayın hakkını sanılandan çok daha başarılı biçimde vermiş, gerçek bir savaşın ne kadar korkunç olabileceği bizzat yaşanarak daha yakından hissedilmiş, takım dayanışması ve anlık karar verip uygulama becerileri geliştirilmiş, yarım saat önce birbirlerini öldürmek için kan ter içinde kalan insanlar yemek masasının etrafında dostluklarını pekiştirmiş, birlik ve beraberlik içinde hoşça vakit geçirilmişti. Sonunda herkes yorgun ama rahatlamış ve mutlu bir şekilde oradan ayrıldı.
Tekrar yaşamaya değer bir duyguydu.
Rüknettin arabasına bindi, gızılderili gardaşlarının yüzünü gara çıkarmamış olmanın verdiği huzurla, vurulan yeri hala kızarık olan sağ kolunun ucundaki elini kullanarak teybin düğmesini çevirdi ve müzüğünü dinleye dinleye güneşin battığı yere doğru uzaklaştı.

06.06.1999

* The Power of Love

Dreams are like angels Hayaller melekler gibidir
They keep bad at bay Kötülüğü bizden uzakta tutarlar
The power of love Sevginin gücü
A force from above Yukarıdan gelen bir güç
Cleaning my soul Ruhumu temizleyen
The power of love Sevginin gücü
A forve from above Yukarıdan gelen bir güç
A sky-scraping dove Gökleri delen bir güvercin
Make love your goal Sevgiyi amacın haline getir
Make love your goal Sevgiyi amacın haline getir

“The Power Of Love” – Frankie Goes To Hollywood
(1984 LP – Welcome To The Pleasuredome)

“Amacımızın hep sevgi olduğu” bir hayat dilerim hepimize...

Hayata iyi bakın

Blueman

04.06.1999

* Küçük İstavritin Öyküsü

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atladı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o sırada eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç dğerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün” dedim “bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Yazarı bilinmiyor

Hayata iyi bakın

Blueman

04.06.1999

* Yaz Zamanı

Summertime
And the living is easy
Fish are jumpin’ and the cotton is high
Oh your Daddy’s rich and your ma is good lookin’
So hush little baby, don’t cry
One of these mornings
You’re goin’ to rise up singing
Then you’ll spread your wings
And you’ll take the sky
But till that morning
There’s nothin’ can harm you
With daddy and mammy standin’ by

Sözler: Du Bose Heyward
Müzik: George Gershin

Yaz geliyor.

Güneş ve sevgi hepimizin içini ısıtsın.

Ve hayat “kolay” olsun birazcık daha...


Hayata iyi bakın

Blueman

28.05.1999

* Uzun Yolları da Göze Alabilen Bir Dostluk

Yaa biz binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşamüstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omuzumuz dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omuzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?

Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?

Karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız akadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün.

Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.

Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımzdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “Bir gün” geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarında rastladığınız, omuzunuzun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip “Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıma çıkar” dediğinizdir...

Oysa tam da o gün bu zalim kenti terk etmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız.

Murathan Mungan


Hayata iyi bakın

Blueman

26.05.1999

* Woody

“Groucho Marx’a ait çok sevdiğim bir deyiş vardır:

‘Benim gibi birini üyeliğe kabul edecek bir klübe üye olmam’

Hayatım boyunca kadınlarla ilişkilerimin anahtar cümlesi olmuştur bu...”

Woody Allen’ın 1977 tarihli “Annie Hall” filminden...



Hayata iyi bakın

Blueman

18.05.1999

* Baharın İlk Sabahları

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar
Bağıra çağıra düşerim yollara
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek
Her sabaha böyle bahar
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum
Derim ki: “Sıkıntılar duradursun!”
Şairliğimle yetinir
Avunurum

Orhan Veli Kanık

14.05.1999

* Salah Birsel

Yaşadığı sürece hiç okumamıştım ve çok üzüldüm buna...

Geçenlerde elime geçen bir kitabına göz gezdirdim ve vefatının ardından yapılan bir yoruma çok hak verdim:

“O bir kelimeler sihirbazıydı.”

Baksanıza:

“...köprü göğe doğru bir harp gibi yükseliyordur.

Uykusuzluktan kangrenlenmiş gözleri ev bozuntularını aşındırır, duvarların kızlığını bozar. Merdiven kalın bir sis tabakası ardında çöker. Sıçanlarsa tavanarasında oradan oraya gümbürdenir. Bir ses gelir kendini kapıya çiviler. Binlerce patisi ve de yumuşak antenleri olan bir takım upuzun sürüngenler, ter damlaları gibi, yağmur borularından aşağı kayar...”

Ve çok katıldığım bir cümlesi:

“...Şuna inanırım ki, toplumun mutluluğu, insanoğlu yüreğinin arınmasıyla gerçekleşebilir. İnsanların içine tek tek iyilik paraşütleri indirmeden toplumun kendine gelebileceğine hiç inanmamışımdır.”

“Kediler” – Salah Birsel 1988

Hayata iyi bakın

Blueman

30.04.1999

* Yine Yağmur Geliyor

Yine yağmurlu bir gündü.
Gökyüzü alabildiğine grileşmiş ve sanki tüm şehri içine alıp yutmuştu.
Canı fena halde sıkılıyordu. İçtiği sigaranın dumanını savurdu, dumanı gözleriyle takip etti. Duman cama çarpıp dağıldı. Gözleri dışarıda olan bitenlere yoğunlaştı sonra. Yağmur iyice şiddetlenmiş, yol kenarlarında küçük dereler oluşmaya başlamıştı. Koşturan insanlar, ıslanmış bir köpek, bir otomobilin sıçrattığı sular ile ıslanan yaşlı bir kadın... Şehirde yağmur çekilmez bir hal alıyor, yağmur da şehri çekilmez bir hale getiriyordu.

Birden hatıralarının derinliklerinden bir şarkı çalınmaya başladı zihninde...

Here comes the rain again Yine yağmur geliyor
Falling on my head like a memory Başıma bir hatıra gibi düşüyor
Falling on my head like a new emotion Başıma yeni bir his gibi düşüyor
I want to walk in the open wind Açık rüzgarda yürümek istiyorum
I want to talk like lovers do Aşıkların yaptığı gibi konuşmak istiyorum
I want to dive into your ocean Okyanusuna dalmak istiyorum
Is it raining with you? Seninle de yağmur yağıyor mu?

So baby talk to me Öyleyse konuş benimle bebeğim
Like lovers do Aşıkların yaptığı gibi
Walk wih me Yürü benimle
Like lovers do Aşıkların yaptığı gibi
Talk to me Konuş benimle
Like lovers do Aşıkların yaptığı gibi

Here comes the rain again Yine yağmur geliyor
Raining in my head like a tragedy Kafamın içinde bir trajedi gibi düşüyor
Tearing me apart like a new emotion Beni yeni bir his gibi parçalıyor

I want to breathe in the open wind Açık rüzgarda nefes almak istiyorum
I want to kiss like lovers do Aşıkların yaptığı gibi öpüşmek istiyorum
I want to dive into your ocean Okyanusuna dalmak istiyorum
Is it raining with you? Seninle de yağmur yağıyor mu?

Eurythmics – “Here Comes The Rain Again”



Bir duman daha üfürdü cama doğru...

O şarkıdaki gibi yağmur kafasına bir hatıra gibi düşüyordu.

Kasvetli şehirden kaçıp kurtulmak ve açık havadaki rüzgarda dolaşmak istedi.

Tıpkı aşıkların yaptığı gibi konuşmak istedi.

Dışarıdaki yağmur dinmişti.

Ama “içeride” devam ediyordu...

Hayata iyi bakın

Blueman

03.04.1999

* Hayat ve Ölüm

Aşağıdaki şiir, içtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın, küçük mutlulukların ve genel anlamda hayatın değerini daha iyi anlayabilmek için hiç aklımdan çıkarmamaya çalıştığım “ölüm” kavramını bir kez daha hatırlattı bana.

Yavaş Dans

Hiç Mayıs Direği’nin çevresinde
dans eden çocukları izledin mi?
ya da yere vuran yağmuru
dinledin mi?
Hiç bir kelebeğin ani uçuşunu takip ettin mi?
ya da geceye doğru kaybolan güneşi gözledin mi?
En iyisi yavaş ol,
çok hızlı dans etme.
Zaman kısa ve müzik susacak.
Uçan her güne karşı koşuyor musun?
Nasılsın diye sorduğunda,
cevabı duyuyor musun?
Günün bitiminde,
yatağına uzanıyor musun?
Yüzlerce yeni koro
beynine dolduğunda
iyisi mi yavaş ol,
çok hızlı dans etme.
Zaman kısa
ve müzik fazla sürmeyecek
Hiç bir çocuğa,
“O işi yarın yapalım” dedin mi?
ve sen kendi acelende
onun hüznünü gördün mü?
Hiç dokunmayı kaybettin mi?
Haydi ölümle iyi bir arkadaşlık kuralım,
çünkü “hoşçakal” demek için,
hiç zamanın olmayacak.
İyisi mi yavaş ol,
çok hızlı dans etme,
zaman kısa,
ve müzik uzun sürmeyecek.
Bir yerlere yetişmek için,
çok hızlı koştuğunda oraya varmak için,
eğlenceyi yarı yarıya kaçırıyorsun,
endişelenip acele ettiğinde,
Bütün gün boyunca, tıpkı açılmamış bir hediye gibi,
uzaklara atılmış,
hayat bir yarış değildir.
onu daha yavaşa al,
müziği duy, şarkı bitmeden önce...

Hızla akıp giden ve hiç bitmeyecekmiş gibi kabul ettiğimiz hayatın koşuşturmacası içinde ancak bir yakınımızın, çok sevilen birinin veya çok genç yaştaki bir arkadaşımızın kaybı durumunda ölüm gerçeği ile yüzyüze geliyor, belli bir zaman olayın şokunu yaşıyor, hayatın ne kadar da anlamsız, kısa ve fani olduğunu görüyor, belki de birkaçımız kendi hayatlarımız ile ilgili olumlu değişimleri başarabiliyoruz. Ancak o “koşuşturmaca” içinde tekrar o eski gaflet durumuna dönmemiz çok da uzun zaman almıyor. Yukarıdaki şiir ölüm döşeğindeki biri tarafından yazılmış ve gerçek bir yaşama sevinci ile dolu. Ama belki de artık herşey için geç olduğu bir dönemde bu hayatın güzelliğini farkedebilmiş, “müziği duymaya” ve “artık daha yavaş gitmeye başlamış”. Henüz sağlıklı olan ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam eden, bu sırada da gerçekten ufacık meseleleri gereğinden fazla büyütüp kendini boş yere üzen, belki de aynı evi paylaştığı ailesine ya da arkadaşlarına, diğer insanlara karşı duygularını, sevgilerini gerektiği gibi ifade edemeyen bizler, ölümle yüzyüze geldiğimiz anda, o çok üzülüp kendimize dert ettiğimiz meselelerin aslında ne kadar da anlamsız olduklarını farkedip, “keşke babamla daha çok konuşmuş olabilseydim”, “keşke x kişiye onu ne kadar sevdiğimi yeterince söyleyebilmiş olsaydım” veya “hayatımı müziği duyarak ve dans ederek yaşayabilmiş olsaydım” diyeceğiz eminim...

Hayata sahip olan ama bunu fark etmeyenler, hayatın ellerinden kayıp gittiğini anladıklarında, onun değerini iyi bilemediğini fark edip onu özleyenler haline geliyorlar.

Yukarıdaki şiir üzerine böyle düşüncelere dalıp gitmişken, bir dergide şair Can Yücel ile yapılan bir röportajda, ölümcül bir hastalıkla mücadele eden şairin şu sözleri beni her zamankinden de fazla etkiledi:

- Son şiirlerinizden Requiem’de yarım yaşandığına bin pişman olunan, yarım kalan bir hayattan söz ediliyor. Ölümün ihmal edildiğinden dem vuruluyor. Bu yarımlığın sebebi ne?
- Yarım kalan şu ki; insan yaşarken, yaşamın kurallarından biri olan ölümü unutuyor. Mesela Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: “Kimse getirmiyor aklına ölümü” diye. Bence ölüme de temas edilmeli. İnsan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Bu bir bilinç meselesi. Aynı zamanda insanın hayatına aslen keyif katıcı bir şey. “Ölmek için yaşıyoruz” demek daha keyifli. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadığın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşi sıra. Bundan ötürü ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşamamanın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu yaşama daha fazla sahip çıkmaya yol açar. Daha “tam” yaşamayı sağlar. Düşünmemeyi eksiklik hissediyorum. Sonunda hiç ölüm yokmuş gibi yaşıyor insan.

Yukarıdaki şiirde bahsedilen “bir yerlere yetişmek için çok hızlı koştuğumuz” mesajı hafızamın derinliklerinden benzer bir hikayeyi tuttu çıkardı. (Bkz. Filmlerdeki Hayat – 18)

Can Yücel’in Requiem şiirini veya Fazıl Hüsnü’nün adı geçen şiirini bulabilen olursa ve paylaşırsa çok memnun olurum.

Evet, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Aslında ölüm her yerde ve hayatın bir parçası. Ama belki de bir savunma mekanizması olarak onu görmezden geliyor, kendimize değdiremiyor ve mümkün olduğunca uzak tutuyoruz onu düşüncelerimizden. Halbuki onu içimizde daha fazla hissetmek, hayatı gerçekten daha güzel kılabilecek adımlar atmamızı sağlayabilir belki de...

Aslında ölüm her yerde...

“Death is everywhere Ölüm her yerde
There are flies on the windscreen Arabanın ön camında sinekler var
There are lambs for the slaughter Katledilecek kuzular

Death is everywhere Ölüm her yerde
The more I look Ne kadar baksam
The more I see O kadar çok görüyorum
The more I feel O kadar çok hissediyorum
A sense of urgency Bir aciliyet hissini

Depeche Mode “Fly On The Windscreen” / “Black Celebration” albümünden (1986)

Take care of life

Blueman

31 Mart 1999

* Uzaklarda (Bangladeş)

- Bangladeş’te ne işin vardı? Başka yer mi kalmadı?
- Öyle deme... Bangladeş 128 milyonluk, Türkiye’nin iki katı nüfusu ve üçte biri yüzölçümü ile oldukça kalabalık ve dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biri olmasına rağmen, yüz kişiye düşen telefon sayısı 0.4 olması ve 2002 yılında bu rakamı 1’e çıkarmayı hedeflemesi nedeniyle oldukça büyük fırsatlarla dolu bir ülke aynı zamanda. Biz de bu fırsatları yakından takip ediyoruz ve bir transmisyon ihalesine teklif vermek amacıyla gittik Bangladeş’e...
- Güzel, peki nasıl geçti? Anlatsana yahu hiç anlatmıyorsun...
- Ya, işte Emirates Havayolları’nın fiyatı THY’den oldukça düşük oralara. Üstelik geçen sene Ortadoğu’nun En İyi Havayolları Ödülü’nü almışlar. Emirates’le Dubai aktarmalı olarak Bangladeş’in başkenti Dhaka’ya ulaşıyorsun. Buradan Dubai yaklaşık dört saat sürüyor ve orada saatini iki saat ileri alıyorsun. Biz 18:50’de havalandığımız için 00:30 gibi orada olduk ve havadan Dubai’nin görüntüsü, çölün ortasında kurulmuş, ışıl ışıl parıldayan ve dümdüz bir arazide kurulduğu için de oldukça düzenli bir şehir şeklindeydi. Tüm yollar pırıl pırıl aydınlatılmıştı ve burada aydınlatmanın benzinle yapıldığını öğrendiğimde şaşırdım. Dubai’de oldukça fazla yabancı uyruklu insan çalıştığı için caddelerde, alışveriş merkezlerinde çok kozmopolit bir görüntü hakim ve hemen her milletten insanla karşılaşıyorsun. Araplar her işlerini yabancılara yaptırıp kendileri sadece işin kaymağını yiyorlar herhalde. Dubai Havaalanın’ndaki “Duty Free” diğerlerine göre çok da ucuz olmamasına rağmen, yine de daha fazla çeşit olduğu inkar edilemez. Ama benim tahminimden daha küçükmüş doğrusu. 02:50 gibi uçağımız Dhaka’ya doğru havalandı ve videodan gösterilen Robin Williams’ın henüz Türkiye sinemalarına gelmemiş olan son filmi “What Dreams May Come”a bir göz atayım derken o harika görüntülerin büyüsüne kendimi kaptırıp gitmişim. Robin’in, karısının yaptığı tabloların içinde dolaşması, cennet ve cehennemin, hayal sınırlarını zorlayan muhteşem görüntüleri çok başarılı efektlerle birlikte insanı büyülüyordu. Ama bu muhteşem görüntüleri dev sinema ekranında zevkini çıkararak seyretmek üzere filmi tamamlamamayı tercih edip biraz uyuyayım dedim. Tam o sırada da güneşin doğmakta olduğu farkettim, zira Dhaka’ya yolculuk da yaklaşık dört saat sürüyordu ve saatler de yine iki saaat ileri alınıyordu. Doğuya doğru uçtuğumuzdan saat 07:00 olmuştu birden. Yükselmeye başlayan güneşi Hindistan semalarında ve bulutların üzerinde karşılamak o günün en güzel anlarını oluşturmuştu.
- Bangladeş’e gel artık, nasıl bir yer?
- Başkent Dhaka’nın sokaklarına ilk çıktığında dikkatini her taşıtın deli gibi korna çalması çekiyor. Herkes ama herkes birbirine korna çalıyor, ama tabii yine herkes çaldığı için bu kornaların uyarıcı bir niteliği de kalmıyor. Trafik tam bir keşmekeş. Otomobiller, toplu taşıma araçları ve aşırı kalabalık bir yaya nüfusu dışında bir de üç tekerlekli, arkasında iki kişilik oturma yeri bulunan “rickshaw” (rikşa) denilen bisikletler ve bunların motorluları olan “baby car”lar var ki, artık Türkiye’dekilerin iki katı genişlikteki o caddelerde adım atacak yer dahi kalmayabiliyor. Tabii genzini yakan egzos dumanları da cabası. Kalabalık, pis caddeler, nemli hava, fakirlik, kargaşa ve bunlara rağmen dinamik biçimde devam eden hayat. Allah’tan bir sonraki gün başlayan ve “hartal” dedikleri iki günlük bir genel grev vardı da caddeleri bir daha o kadar kalabalık görmedik. Ve her yere rikşa’larla gittik. Grev sırasında çıkan olaylarda dört kişi öldü ve hartal bir gün daha uzatıldı. Milyonlarca dolarlık teklifimizi içeren onca doküman ve dosya kucağımızda, şık şık giyinmiş vaziyette iki adet rikşa’ya atlayıp bomboş sokaklarda tıngır mıngır Bangladeş PTT’sine gidişimiz gerçekten unutulmazdı. Haberleşme Bakanı, PTT Yönetim Kurulu Başkanı, ihale değerlendirme komitesi üyeleri, başbakan danışmanı gibi önemli şahsiyetlerle ayrı ayrı yapılan görüşmelerle geçti günlerimiz. Bangladeş para birimi Taka ve 1 ABD Doları 48 Taka. Ekonomi son derece zayıf, ama tekstilde epeyce ileriler ve önemli ölçüde insan tekstil sektöründe çalışıyor. Oteldeki TV’de National Geographics, MTV, Cartoon Networks, Movie Channel, CNN ve Euro Sport kanalları vardı. Belgeseller, müzik, çizgi film, sinema filmleri, haber ve spor... “İşte tüm ihtiyacım olan kanallar birarada...” dedim kendi kendime. Türkiye’deki 30 tane kanalda seyredebilmek üzere bir şeyler bulmak için çırpındığım, ama tam bir çılgınlığa dönüşen yarışma programlarından, çığlıklar, kanlı sahneler, dolandırıcılar, çeteler ve pislik politikacılarla dolu haberler, birbirinden seviyesiz müzik parçaları ile dolu programlar dışında bir şey bulamadığım ve her gece stres içinde yatağa girdiğim o günler geride kalmıştı artık. Öyle mutlu ve huzurluydum ki...
- Sen yokken burada İbrahim Tatlıses ile Mahzun Kırmızıgül barıştı, Banu Alkan’ın parçası Siyaset Meydanı ve A Takımı’nda defalarca tartışıldı, Çarkıfelek ve Turnike’nin süreleri üç saate çıktı, telefon hatları o saatlerde tıkanmaya başladı.

- Sağol içim epey bir rahatladı bu verdiğin bilgilerle... Neyse arta kalan zamanda benim için çok önemli bir yeri de ziyaret etme imkanı buldum; yani hayvanat bahçesini... Leonardo Da Vinci’nin doğanın başyapıtları olarak adlandırdığı kedilerin en büyük akrabası, soyu tükenmekte olan Bengal kaplanlarını demir parmaklıklar arkasında bile olsa görebilmek ve belki de seslerini duyabilmek beni çok mutlu edecekti. Gerçi zerafet, güç ve güzellik gibi özellikleri kendinde toplamış olan bu hayvanları doğal ortamlarında – Bangladeş topraklarındaki Sundarban yağmur ormanları ve bataklıklarında – görebilmeyi daha çok isterdim, ancak bunun için daha geniş bir zaman gerekiyordu. Öğle uykusuna yatmış kaplanlar, esaret hayatının vermiş olduğu uyuşukluk içinde bile öylesine görkemli ve gururluydular ki... Kafeslerin içine bakmak üzere arka tarafa geçtim ve ufak bir pencereden içeriye baktığımda muhteşem bir kaplan yavrusuyla karşılaştım. Yaklaşık bir yaşlarında olan çok güzel bir yavruyla gözgöze gelmiştik ve o da ben de gözlerimizi uzun süre hiç kırpmadan birkaç dakika süreyle bakıştık. O iri gözlerini neredeyse hiç kırpmadan bakışı sanki ruhuma işledi ve aramızda bir duvar olmasına rağmen bende bir ürpermeyle karışık büyük bir saygı uyandırdı, sonunda gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. O sırada uzak bir kafesten aslanların kükremeleri duyuluyordu. Kafesinde bunalmış olan erkek Hint aslanı öyle bir kükrüyordu ki yaklaşık bir kilometre mesafeden insanı ürpetmeyi başarıyordu. O sesi bir ormanda duymayı hiç de istemeyeceğiniz aklınıza geliyordu. Sonra düşündüm kendi kendime; insanla hayvana ait üç tür ilişki vardı doğada: insan-insan, insan-hayvan ve hayvan-hayvan ilişkileri... Ve insanın dahil olduğu iki tür ilişkide de sorunlar var. Hayvan-hayvan ilişkisi ne kadar vahşi gözükse de, kendi içinde kurallara sahip. Bir tür bir başka türü öldürüyor, ama sadece beslenmek zorunda olduğu için ve öldürülen hayvan kesinlikle ziyan olmuyor. Aslan zebrayı parçalıyor, arta kalanları sırtlanlar ve akbabalar, onlardan kalanları da daha küçük hayvanlar yiyor ve doğadaki müthiş denge devam edip gidiyor. İnsan-insan ilişkisinde savaşları, cinayetleri, ırkçılığı görüyoruz. İnsan-hayvan ilişkisinde ise avcılığı ve soyu tükenen hayvanları... Buna rağmen “insan düşünen bir hayvandır ve onlardan üstündür” diyoruz, ne garip değil mi?
- Hmmm doğru söylüyorsun, çok doğru. Onu bırak da köpekbalığı yüzgeci çorbası içtin mi orada, kaplan dişi falan satıyorlar mıydı? Cinsel organları da Viagra gibiymiş, alıp getirseydin birkaç tane...
- Ben ne diyorum sen ne diyorsun işte, boşuna herşey boşuna...
- Ya şimdi sen bunları yazıyorsun ya, bir de başka yazılar yazıyormuşsun, sonra onları şirketin “newsgroup”una atıyormuşsun. Hiç işin gücün yok mu senin, mesai saatlerini böyle şeylere mi harcıyon sen?
- Hayır tabii ki... Bu yazıları sadece birşeyleri paylaşabilmek, yerine göre karşı görüşleri ve eleştirileri alabilmek ya da en azından insanların birkaç dakikalığına da olsa değişik birşeyler düşünebilmeleri, kendilerine bir takım sorular sorabilmeleri, belki güzel bir şey anımsayabilmeleri, güne güzel başlayabilmeleri, “aaa ben de öyle düşünüyorum” ya da “hiç öyle olur mu yahu, aslında şöyle şöyle...” gibi düşünmeleri vs. amacıyla tamamen mesai saatleri dışında, geceleri evdeki bilgisayarımda veya işyerinde öğle tatillerinde yazıyor, “server”a da hep mesai saatleri dışında göndermeye dikkat ediyorum. Mesajların saatlerine bakarsan görürsün.
- Ben bilmem işte, ne yazdığını okumadım, saatlerine de bakmadım. Sadece uzun uzun şeyler yazıyorsun işte. Aramıza yeni katılan arkadaşlara nasıl açıklarız durumu, herkes böyle uzun uzun şeyler yazarsa, kimse çalışmazsa ne olur sonra?
- Doğru söylüyorsun, mesai saatlerine dikkat etmek gerekir. Hem yazarken hem de okurken. Ama aynı zamanda bir konu hakkında iyice araştırma yapmadan, ilgili kişilerle konuşmadan yorum yapıp çeşitli yargılara varmak da doğru değil bence... Varılmak istenen nokta ne kadar pozitif olursa olsun, izlenen yol ve yaklaşım tarzı da önemlidir. Ama yine de teşekkür ederim, yanlış yaptığımı düşündüğün bir konuda benimle konuştuğun ve doğruyu göstermeye çalıştığın için. En azından bilip bilmeden arkamdan konuşmadın... Bir de ayrıca başka bir şey var söylemek istediğim. Bu Bangladeş’e götürdüğümüz teklifin hazırlanması aşamasında bizim şirketin Uluslararası Pazarlama ve Satış, LOB, Mühendislik, Eğitim, TAS, Montaj, Halkla İlişkiler, dokümantasyon, fotokopi ve paketleme gibi bölümlerindeki yardımcı olan herkese ve sekreterlerimize teşekkür etmek isterim. İki ay süren çalışmalar sırasında bu kadar farklı bölümler ve farklı insanlar tek bir amaç için çalıştılar ve birlikte hareket ettiler. Fotokopi bölümünde kopyalar çoğaltılırken veya dosyalar paketlenirken, hep “bu ihaleyi alacak mıyız, gerisi gelecek mi, inşallah ihaleyi kazanırız” gibi konuşmalar geçti. Ve herkes işini en iyi şekilde hatasız yapmaya çalıştı. Teklif dosyalarımızla şirketten ayrılırken, paketler şimdiye kadarki en güzel şekilde paketlenmişti ve herşey zamanında bitmişti. Hepimiz uluslararası başarılara ve hakkı verilmiş işlere özlem duyuyoruz. Ve şu kadarını söylemek isterim: Hep beraber en iyisini yapmaya çalıştık ve bu ihaleyi mutlaka kazanacağız.

Hayata iyi bakın

Blueman

18.02.1999

* 57 no.lu Yolcu

Annesinin ve kızkardeşinin yastığa dayadıkları, iyice ısınmış ve yastığın izi çıkmış yanaklarından öperek, yağmurlu bir İstanbul sabahında kendini dışarı attığında ortalık henüz ağarmaya başlamıştı... Varmak istediği bir hedef yoktu, bir yer, görmek istediği birileri veya yaptığı bir plan... Sadece “gitmek” istiyordu, “gitmek” ve o anı yaşamak”...

Her zamanki kalabalık yerini hüzünlü bir ıssızlığa bırakmıştı sokaklarda. Otobüs durağına kadar yağmur altında yüyürken binbir tülü düşünce beyninde cirit atmaya başlamıştı bile. Bayramın ilk günüydü. Gelen ilk otobüse atladı ve şöföre “İyi bayramlar” dedi her ne kadar “şöförle konuşmak yasak” olsa da... Şöför gülümsedi ve içinde toplam beş kişi olan otobüs hareket etti. O güne özel olarak otobüslere bedava binmek oldukça hoşuna gitmişti. Şöför yolları boş bulduğu ve duraklarda da pek bekleyen insan bulunmadığından otobüsü hızla kullanıyor, bazı duraklarda hiç durmuyor ve ani manevralar yapıyordu. Otobüs bir hızlanıyor, sonra aniden yavaşlıyor, o da arka tarafta iki eliyle birden direğe tutunmuş hoplayıp zıplarken ve “Bayramda pek çok kişi böylesine bir eğlence yaşamak için lunaparklara koşacak” diye düşünüyorken son hoplama ile içi bir hoş oluyordu. Toplam sekiz eğlenceli dakikada Etiler’den Beşiktaş’a geldiklerinde “Neredeyse ‘beş dakikada Beşiktaş’ lafının gerçekleştiğine tanık olacaktım” diye düşündü. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Kadıköy vapurunu beklerken, sahilde biraz dolaşıp yağmur bulutlarının griye boyadığı Boğaz’ın birkaç fotoğrafını çekti. Kız Kulesi ve uzaklaşmakta olan bir vapur, sağ tarafta Topkapı Sarayı ve camiler griliklerin ve hafif sisin içinde yine çok güzeldiler. Bir karabatak sahile çok yaklaşmış yiyecek arıyordu. Bir süre için karabatağın daldıktan sonra nereden çıkacağını tahmin etmeye çalıştı, ama her defasında da yanıldı. Karabatağın dipten ilerlerken çıkardığı hava kabarcıklarını izlese de, o her defasında bambaşka bir noktadan çıkardı başını yüzeye... Yağmur iyiden iyiye şiddetlenmiş, durgun denizin üzerinde oluşan halkaların sayısı da artmıştı.

İskelenin bekleme salonunda bir muhbirle karşılaştı. Muhbir bir zamanlar her an için göreve hazır, gencecik, heyecan ve enerji dolu olduğu günleri özler gibiydi. Artık yaşlanmış, bir köşede unutulmaya mahkum bir “yangın muhbiri”ydi o... Üzerinde “Camı kırınız, düğmeye basınız. Lüzümsuz yere kullananlar cezalandırılır” yazıyordu. Muhbirin camı kırılmış, düğmeye basılmıştı belli ki... Ama camı bir daha takılmamıştı. Acaba lüzumlu yere mi yoksa lüzumsuz yere mi kullanılmıştı? Eğer lüzumsuz kullanıldıysa verilen ceza neydi? İhbar edilen yangında neler olmuştu? Yoksa cam kazayla mı kırılmıştı? Neyseydi, vapur gelmişti.

Kadıköy vapurunun arka güvertesinde tek başına oturup sigarasından bir nefes aldığında Boğaz Köprüsü’nün sisler arasındaki zarif görüntüsü bir kez daha büyülemişti onu. Bu görüntüler değil miydi uzun süre yurtdışında bulunanların özlem duydukları ya da bazılarına “İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak istemezdim” dedirten? Çok geçmeden vapurun altında yaşayan ve iskeleye yanaşıldığında karnını doyurmak için sakinleşen canavar tekrar homurdanmaya başladı ve etraftaki görüntüler yavaşça hareketlendi, kaymaya başladı. Yolculuk boyunca arka güverteye sadece sahlep satan beyaz saçlı, mavi gözlü görevli geldi ve “Sahlep içer misin? Bugün bayram, sahlep iç” dedi, ama o almadı. Sonra da “Görevliyi kırmayıp bir sahlep içseydim de şu bayram günü adamı üzmeseydim” diye düşündü.

Yine buna benzer bir gün, Kız Kulesi’nin yakınlarında bir yunus sürüsü görmüş olduğunu hatırladı. Evet yine gri renkli ve rüzgarlı bir kış günüydü. Yunuslar ikişer üçer sudan yüzgeçlerini çıkararak, hatta yavru yunuslar havaya sıçrayıp taklalar atarak ilerliyorlardı. İstanbul Boğazı’nda böylesine bir manzarayla karşılaşabileceğini aklına bile getirmediğinden gözlerine inanamamış, sevinçten haykırmak istemişti. “Belki yine aynı yerde görebilirim onları...” diye gözleri boşuna taradı ufukları. Burnu soğuktan kızarmış, saçları rüzgarda dans eden sevgilisine dönüp “Sen hiç Boğaz’da yunus gördün mü?” diye sormak istedi. Ama kafasını o yöne çevirdiğinde güvertede yalnız olduğunu gördü. Yunuslar da yoktu zaten.

Kadıköy İskelesi’nden Haydarpaşa Garı’na doğru yürürken, çocuklara karatahta başında ders veren “Baş Öğretmen”in başına bir karga konmuştu ve bir karizma erozyonuna sebebiyet verdiğinden habersiz etrafı süzüyordu. Hareketli bir güne hazırlık yapan esnaf ve çingeneler Kadıköy Meydanı’nda konuşlanmışlar ve gereken hazırlık çalışmalarını tamamlamak üzereydiler.

Haydarpaşa Garı’nda onu sevgilisi uğurladı, ardından yaşlı gözlerle baktı ona, ama vagonu takip etmedi, öylece durdu orada ve yüzündeki masumiyet ve hüzünle el sallayarak yitip gitti gözden... Kimbilir belki bir hayaldi yine bu da... Görüntüler giderek daha büyük bir hızla kayıp gitmeye devam ediyorlardı.

Yol boyunca kitap okudu, kayıp giden görüntülere bakıp düşündü, kimi zaman dalıp gitti kah geçmişe kah geleceğe... Stephan Grappelli ve Lionel Hampton klasik caz nameleriyle eşlik ettiler ona, Ahmet Altan ise yazılarıyla... Karşısındaki koltukta oturan gözlüklü, bıyıklı adam gömleğinin yakalarını iliklemiş, kravat takmamış, üzerine bir hırka giymiş, ellerini üst üste koymuş vaziyette dalgın dalgın dışarıyı seyrediyordu.

Yemekli vagonda nescafesini yudumlayıp sigarasını tüttürdü büyük bir keyifle. Etraftaki insanları dinledi, yüzlerine baktı derinlemesine... Kimilerinin kırışmış yüzlerinde ve anlamlı gözlerinde yaşamış oldukları mutluluklara, acılara ve hüzünlere dair birer ipucu bulmaya çalışırken, kimilerinin pürüzsüz ve taptaze yüzlerinde gelecekte onları nelerin beklediğini görmeye çalıştı.

Yan masada beş yaşlarında sevimli mi sevimli bir kızı ve ondan birkaç yaş büyük oğluyla yemek yemekte olan adam karşısında oturan ve o masada tanışmış oldukları belli olan bir başka adamla sohbet ediyordu. Yabancı epeyce esmer, ön dişlerinin tamamı eksik, bıyıklı, güleç yüzlü bir adamdı. Onu sokakta görseniz bir daha dönüp bakmazdınız, belki de çingeneye benzetirdiniz. Babanın bayramlaşmak için cep telefonuyla aradığı arkadaşıyla küçük kız da konuştu ve iyi bayramlar diledi. Oğlan ise “Harçlığımı hazır et dönüşte” dedi telefon hattının öteki ucundakine ve o sırada ortasından kayarak ilerlemekte oldukları karla kaplı bembeyaz tepelerden bahsetti ona. Masalarında babalarının sohbet ettiği adam küçük kıza “Atatürk’ü seviyormusun?” diye sordu ve küçük kız “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan”ı söylemeye başlayınca ona eşlik etti ve “Bunu senden dinlemek ne büyük bir mutluluk biliyor musun?” diyerek ona teşekkür etti. Masadan kalmak için izin istedi ve “Tanıştığımıza memnun oldum” diyerek oğlanın elini sıktı, küçük kıza da “Hanımların eli öpülür” diyerek o küçük elinden öptü, sonra da uzaklaştı. Oğlan beşinci kez babasına “Baba Ankara’da kar var mıdır?” diye sordu, babası sabırla cevap verdi. “Vardır oğlum, hava durumunu izledik ya’” Beyaz tepeler birbiri ardında uzanıp gidiyordu...


Keyifle bir Türk kahvesi söyledi kendine ve şekerli kahvesini yudumlarken yan masadaki adam ve kızı, oğlanı masada yalnız bırakarak tuvalete gittiler. Bir süre sonra çocuk koltukta arkasına dönerek, kasada hesapları alan, gömleğinin yaka düğmelerini çözmüş, kravatını gevşetmiş, donuk gözlerle etrafına bakmakta olan görevliye sordu: “Ankara’da kar var mıdır?” Adam yavaşça sigarasını yaktı ve umursamaz bir tavırla “Hayır!” dedi sadece... Çocuk tek kelime edemeden adama baktı uzun süre... O ise gelen paraların üzerini veriyor, fiş kesiyordu aynı donuk bakışlarla...

Kendi vagonuna dönüp etrafı izlemeye başladığında karşı koltuktaki adam aynı pozisyonda oturmaya devam ediyor ve dışarıya doğru bakıyordu. “Kapıyı açmak için düğmeye basınız” yazan düğmeye basmadan kapıyı zorla açmaya çalışan ne çok insan olmuştu. Ama şu kız bir başkaydı. O kapıdan altıncı geçişinde hala kapıya asılıyor, sonra hatırlayıp düğmeye basıyordu. O an içinden o kızın teknik bir konuya hiçbir zaman kafasının basmayacağını, ileride üniversiteye gideceği zaman elektronik veya bilgisayar gibi bölümleri yazmaması gerektiğini, ama bu “iyi niyetiyle” başarılı bir doktor veya veteriner olabileceğini düşündü.

Duvardaki acil durum el frenini “lüzumsuz yere kullananlar cezalandırılır”dı yine. El frenini çelip çıkararak sırtını kaşımak istedi, ama bunun lüzumlu mu yoksa lüzumsuz bir davranış mı olduğuna karar veremedi. Üstelik verilecek ceza neydi, davranışın lüzumlu mu lüzumsuz mu olduğuna kim karar verecek, cezayı kim saptayacaktı, onu ceza olarak o karların arasına bırakıp gidecekler miydi, yoksa bir halata bağlayıp trenin arkasında sürükleyecekler miydi ya da tüm tren yolcuları tıoplanıp onunla alay ederek gururunu mu kıracaklardı? Uyuyakaldı...

Uyandığında karşı koltuktaki adam aynı pozisyonda oturuyor ve dışarı bakıyordu. Yolculuğun sonuna dek de öylece oturmaya devam etti. Ne kitap okuduğunu, ne uyuduğunu, ne müzik dinlediğini, ne bir şeyler yiyip içtiğini ne de tuvalete gittiğini gördü adamın. Adam büyük bir ihtimalle din öğretmeni veya imam olmalıydı. Hava giderek kararıyor, pencerenin diğer tarafından Ankara’nın varoşları geçiyordu.

Hayat da geri dönüş bileti alamadığımız bir tren yolculuğu gibiydi. İnsanlar, olaylar, acılar, sevinçler, kızgınlıklar, aşklar, sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz, bedelini ödeyip satın aldıklarımız, kahkahalar, gözyaşları, hepsi pencerenin önünden hızla akıp gidiyor, yolda birçok makas değiştiriliyor ve her makas insanı, diğerini seçme durumunda hangi manzaraların görülebileceğinin asla bilinemeyeceği yollara sokuyor ve hızla son durağa yaklaşılıyordu.

Sonunda iniyorsun trenden...

O an için geçerli olan tek şey o istasyonda olduğun gerçeği...

Yolculuk bitti...

Tren duruyor...

Ve geri dönüş bileti alma hakkın yok...

“Pencereden gördüğün her manzarayı içine sindirmeye calış, çünkü onları bir daha görme şansın yok” dedi kendi kendine...

Hangisinin son durak olduğunu bilemediğimiz bir yolculuk hayat...

Take care of life

Blueman

23 Ocak 1999

12.2.07

* Ağustos dolunayı

“Mavi bir gecenin sessizliği içinde
Aşklarından büyülenmiş
İki sevgilinin
Yumuşak fısıltıları dolaşıyor

Ve hayat gülümsüyor ve diyor ki; ahh, ahhh...
Ve ay gülümsüyor ve diyor ki; Ummm, ummmm...”

Murmullo” – Buena Vista Social Club albümünden bir Küba balladı

Geçen senenin ağustos dolunayını anımsadım hüzün ve acıyla...

Oysa ne mutlu olurdum geçen senenin 11 Ağustos’una dönebilsem ve 17’sini hiç yaşamadan devam edebilsem...

Güneş tutulmasını izleyebilmek tutkusuyla, İlter arkadaşımla (iferah) bir hayalimizin peşinde bir yaz sabahı 05:30’dan diğer sabah 04:00’e kadar tam 1400 km. yol yaparak güneşin peşinden koşturup durmuştuk. Tam güneş tutulması içn ayı takip edip, “tam o anda”, “tam orada” olarak ayın gölgesinin altında belki de hayatımız boyunca unutamayacağımız bir 3 dakika geçirmiştik. O muhteşem ve büyülü 3 dakika uğruna içimizde besleyip büyüttüğümüz coşku günler boyu sürmüştü. İşten izin alıp (hayallerimi her zaman destekleyen müdürüm Ümit bey – umitk sağolsun) bir hayalin peşinde koşan iki çocuk olduğumuz o güzel yaz gününü hatırlayıp mutlu oldum bu dolunayda... Ancak 1 hafta sonra yaşanan o trajedi de maalesef hiç aklımdan çıkmayacak.

Hayatı sevgi kurtaracak sonsuza dek...

Hayata iyi bakın

Blueman

15.08.2000

* Temmuz dolunayı

Bazen ruhunuzun bulunmak istediği yerlere bedeninizi götüremezsiniz.

Bazen de bedeninizin bulunduğu yerde durmaz ruhunuz...

Ruhunuz ve bedeninizle olmak istediğiniz yerlerde ve yanında olmak istediğiniz kişilerle birlikte bol “aydınlık” bir haftasonu dilerim.

Hayata iyi bakın

Blueman



Suskun Ay

Gecenin içinden geçişini izlerken,
Suskun ay ufukta asılıdır.
Ve gökyüzünde yolunuzu aydınlatan yıldızlar gibi,
Senin ışığının bir hüzmesinde umudu bulurum.

Yaralarımın durgun sular gibi derin olduğu
Kalbimin kıyılarına dalgalar gibi vur.
Yumuşacık sesin geceyarısı beni çağırır,
Adını uykumda sayıklarken.

Gölgeler beni yine senin kollarında bulurlar,
Ve gözlerimin saklayamadığı gülümseme,
Sevgi dolu gözlerinin bakışlarında kaybolmuştur,
Uyanıp da yanımdan gitmiş olduğunu gördüğümde.

Suskun ay gökyüzünde yükseklerde asılıdır
Ve görüntünü hala görebilirim.
Üzerindeki yıldızların seni korumaları gibi
Suskun ay da beni korur.


Taciturn Moon

The taciturn moon hangs low in the sky,
As I watch it pass by the night,
And like the stars above that guide your way,
I find hope in a ray of your light.

Fall like the waves on the shore of my heart,
Where my scars like still waters run deep;
Your soft voice calls in the midnight hour,
As I whisper your name in my sleep.

The shadows find my back safe in your arms,
And the smile that my eyes can not hide,
is lost in the gaze of your love filled eyes,
As I wake with you gone from my side.

The taciturn moon hangs high in the sky,
And the vision of you I still see,
Like the stars above that watch over you,
The taciturn moon watches over me.

20.07.2000

25.12.06

* 3. Binyılın İlk Dolunayı

Cheyenne delikanlısı Wahala Tungbe (Ay Kurdu), çadırın içinde yanan ateşin kırmızısının dans ettiği, sevgilisinin narin yüzüne usulca dokunduğunu hatırladı... Uzun parmakları Poca'nın simsiyah gözlerinden süzülen yaşlar ile ıslanmıştı. Başının iki yanından sarkan örülü saçlarını okşamıştı bir süre... Gecenin soğuğunda, Nisan dolunayının aydınlattığı patikadan karşıdaki ormanın karanlığına dalıp gözden kaybolacaktı az sonra kabilenin genç savaşcıları ile birlikte... Gerçek bir savaşçı ve avcı, evrenin Yüce Gücünün bir parçası ve tabiatın kusursuz dengesinin bir halkası olabilmek için zorlu bir eğitimden geçmesi gerekiyordu. Kendisi gibi bu eğitimi köyden çok uzaklarda alacak delikanlılar ile birlikte yola çıkmasına çok az bir zaman kalmıştı. Kabile büyücüsü, Wahala'nın gözlerinde üstün güçlere sahip güçlü bir ruhun izlerini fark etmişti ve bu zorlu eğitimi başarı ile geçebilirse bu yeteneklerin farkına kendisinin de varabileceğini biliyordu.

Wahala, o derin gözlerine dikkatlice baktığında, gelecekte birlikte bir yuva kuracağını ve çocuklar yetiştireceğini görebildiği Poca'ya bu eğitimi başarı ile atlatacağını ve tam 19 dolunay sonra tekrar ve çok daha güçlü bir şekilde yanında olacağını söylemişti fısıldayarak... Poca hiç bir şey söylememiş, ama o anda Wahala'nın kalbine sıcak bir şeyler akmaya başlamıştı adeta. Bu müthiş enerji, o zor yolculuğunun her anında yanında olacak, ona en acımasız sınavlarda, en güç doğa koşullarında kuvvet ve devam etme sabrı verecek olan gerçek sevgi ve inanç enerjisi idi.

Şimdi Wahala her dolunay vakti yaptığı gibi, başını kaldırıp gözlerini diktiği dolunayın gümüş ışıkları içinde ruhunun yükselip çok uzaklara yaptığı yolculuklardan birinde idi yine. Bu da eğitim sırasında verilmeye çalışılan bir yetenekti. Çadırın aralık kalan kapısından içeri sızan gümüş ışıklarla birlikte, uyumakta olan Poca'nın yanına süzüldü. Ve başının iki yanından sarkan örülü saçlarını okşayarak 10 dolunay sonra yanında olacağını fısıldadı kulağına... Ve bir de eğitimi sırasında farkına vardığı başka bir şeyi de; "Gerçek sevgi için zaman ve mekan kavramları yoktur. Uzak gibi görünen mesafeler, sonsuzluk içinde bir noktadan ibarettir. Geçmeyecekmiş gibi görünen zaman, sonsuzluk içinde sadece bir andır belki de. Ve gerçek sevgi ile aşk sonsuzluktur"

Sonsuzluk hissinin kalbinizi doldurduğu günler dilerim.

Hayata iyi bakın

Blueman

10.01.2001